Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Nizamoğlu: Coronavirüs Türkiye’ye gelebilir

İstinye Üniversitesi ‘Yeni Koronovirus Salgınlarına Genel Bakış’ başlıklı bir panel düzenledi. Panelde, coronavirüsün belirtileri, riskler, korunma yolları tartışıldı. İstinye Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Nuriye Fışgın virüsün hızlı yayıldığına ve aşı geliştirmenin zaman alacağına vurgu yaparken, Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kaya Sami Nizamoğlu, Türkiye’nin risk altında olduğunu dile getirdi. Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kaya Sami Nizamoğlu, coronavirüsün bulaşma hızının yüksek olduğuna dikkat çekerek Türkiye’ye gelebileceğini söyledi. Dr. Nizamoğlu, “Geldikten sonra belli bir süre kendisini belli etmeyecektir, haberdar olmamız 2 ayı bulabilir” dedi.

“CORONAVİRÜS KALICI OLACAKTIR”

‘Yeni Ortaya Çıkan Koronovirusların Epidemiyolojik Gelişimi ve Salgın Dinamikleri’ başlıklı sunum yapan Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kaya Sami Nizamoğlu, “Coronavirüsün hangi hayvandan kaynaklandığını kesin olarak bilmiyoruz ama bu patojeni en çok barındıran hayvan yarasalar. Temel üreme sayısı çok önemli, bu patojenlerin sağlığının göstergesidir. Bu virüsün kalıcı olup olmayacağının da işaretidir. Yani bir hasta kişi iyileşmeden kaç hasta insan üretiyor kısmına bakıyoruz. Coronavirüste temel üreme sayısı 1’in üzerine çıktı. Dünya Sağlık Örgütü 1,5-2,5 bandında olduğunu açıkladı. Daha yüksek olduğunu söyleyen araştırmalar var. 4 olduğunu düşünelim yani bir hasta kişi iyileşmeden virüsü 4 kişiye bulaştırıyor. Bu önüne geçmesi zor bir gücü var anlamına gelir. Mevsimsel geçişler gücünü bir miktar değiştirebilir. Aşısı olsaydı 1’in altına çekmek kolaydı. Coronavirüsün kalıcı olacağını düşünüyorum” diye konuştu.

“HER MEVSİMDE VARLIĞINI SÜRDÜRECEKTİR”

“Kalıcı olacaktır çünkü yarım küre değişecek” diyen Dr. Nizamoğlu, “Biz yaza gireceğiz ama kışa girecek bir yarım küre var. Coronavirüs, Çin’in Vuhan bölgesinden çıkmayı başarırsa bu ülkelerde varlığını sürdürebilir. Şu aşamadan sonra virüsün kolay kolay önünün alınacağını zannetmiyorum. Virüs solunum yoluyla bulaştığı için bahar ve kış aylarını seviyor olabilir. Ama coronavirüs her mevsimde varlığını sürdürebilir gibi duruyor” ifadelerini kullandı.

“TÜRKİYE’YE GELEBİLİR”

Dr. Nizamoğlu, “Türkiye gelebilir. Yakın çevremize geldi. Avrupa’da birçok ülkede var. Geldikten sonra belli bir süre kendisini belli etmeyecektir. Genelde bir ölüm vakasıyla ortaya çıkar. O da en az 50,100 kişinin enfekte olması demek. Her yeni hasta için 7 güne ihtiyacı oluyor. Ülkemize geldikten sonra haberdar olmamız 1,5-2 ayı bulabilir” dedi.

ATEŞ VE ÖKSÜRÜK BELİRTİSİ

Yeni Ortaya Çıkan coronovirüsların klinik özellikleri ve korunma yolları üzerine konuşan İstinye Üniversitesi öğretim üyesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nuriye Taşdelen Fışgın ise, “Virüsün yüzde 90 belirtileri arasında yüksek ateş ve öksürük var. Daha sonra bazı hastalarda nefes darlığı orta ve ağır seyredebiliyor. İshal de görülebiliyor. İleri düzeyde akciğer yetmezliğine kadar götürüyor. Akciğer ve böbrek yetmezliği olan hastalar yoğun bakımda takip ediliyor ve genellikle kaybediliyor” diye konuştu.

NASIL KORUNACAĞIZ?

Ellerin yıkanmasına özen göstermek gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Fışgın, “Öksürürken, konuşurken havaya partikül yayılıyor ve virüs bu partiküllerle taşınıyor. Ama 1 metreden daha uzağa taşınmıyor. Dolayısıyla virüs yakın temasla bulaşıyor. Özellikle kalabalık ortamlarda hasta biri varsa cerrahi maske takması gerekiyor. Ellerimizi 20 saniye su ve sabunla yıkamalıyız” ifadelerini kullandı.

AŞININ GELİŞTİRİLMESİ ZAMAN ALACAK

Salgının boyutunun büyük olduğunu söyleyen Prof. Dr. Fışgın, “60 bin kişi şimdiden enfekte oldu ve bin 300 kişi hayatını kaybetti. Aşının geliştirilmesi ve insanlar üzerinde denenmesi zaman alıyor. Virüse karşı en etkin yöntem karantina yöntemidir. Şu anda neredeyse 60 milyon insana uygulanıyor. Seyahat önerilerine uyulması lazım. Özellikle 65 yaş üstü hastalar, kalp, böbrek yetmezliği hastaları, astım, KOAH gibi rahatsızlığı olanlar, diyalize giren ve kanser hastaları risk altında. Zaten yoğun bakımda tutulan ve hayatını kaybeden genelde bu hastalar oluyor” şeklinde konuştu.

“KOAH’ta kök hücre tedavisi yeni bir umut olabilir”

Dünyada ve Türkiye’de kullanılmaya başlanan kök hücre tedavilerinin özellikle son dönemde yapılan çalışmalar ile önemini artırdığına dikkat çeken Medical Park Gebze Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Serdar Kalemci, “Kanserden, eklem kireçlenmelerine kadar pek çok hastalığın tedavisinde kullanılan kök hücre tedavisi, ileri evre ve tüm tedavi seçeneklerine rağmen semptomların azalmadığı KOAH hastalarında etkili olabilir” dedi.

“ÖZELLİKLE SİGARA İÇENLER RİSK ALTINDA”

Doç. Dr. Serdar Kalemci, KOAH hastalığının, akciğerlerde bulunan ve bronş adı verilen hava keseciklerinin tıkanması sonucu; solunum güçlüğü, öksürük ve nefes darlığı gibi şikâyetlere yol açan kronik bir hastalık olduğunu kaydetti.

Kalemci, “Özellikle kişi sigara içiyorsa uzun süreli nefes darlığı, öksürük ve balgam şikâyetlerinin varlığı KOAH tanısı için yeterli görülür ancak kesin tanı için solunum testi değerlendirilmesi yapılmalıdır. Birkaç dakika içerisinde uygulanan solunum değerlendirme testi, kişinin solunum cihazına derin nefes alarak üflemesi ile gerçekleştirilir. Akciğer kapasitesi ve varsa hastalığın evresi hakkında kolayca bilgi sahibi olunmasını sağlayan bu testi, özellikle 40 yaş üzeri sigara kullanan kişilerin yılda en az bir kez yaptırması gerekir” diye konuştu.

YAPILAN ÇALIŞMALAR UMUT VERİCİ

“KOAH tüm dünyada 174.5 milyon insanı etkileyen, yaşam kalitesini önemli derecede bozan ve yüksek ölüm oranlarının bildirildiği önemli bir hastalıktır” diyen Doç. Dr. Serdar Kalemci, tedavide halen istenilen sonuçlara ulaşılamadığını belirterek, “Günümüzde pek çok hastalığın tedavisinde kullanılan kök hücre tedavisi KOAH için de umut ışığı olabilir” dedi.

Doç. Dr. Serdar Kalemci, “İnsan vücudunda yer alan tüm yapıların kökenini oluşturan ve kendi kendini yenileyebilen kök hücreler pek çok hastalığın iyileştirilmesinde kullanılır. Kişinin kendisinden, uyumlu ya da yarı uyumlu olan donörden alınan kök hücreler, hasta kişiye nakledilerek hastanın hasarlanan hücre, doku ve organlarının yenilenmesi için kullanılan bir tedavi yöntemidir. Yapılan klinik çalışmalar akciğer hastalıklarının tedavisinde kök hücre kullanımının etkili olabileceği saptanmıştır” ifadelerini kullandı.

Kalemci, özellikle ileri evre ve tüm tedavi seçeneklerine rağmen semptomların azalmadığı hastalarda Sağlık Bakanlığı’ndan izin alınarak kök hücre tedavilerinin uygulanabileceğini söyledi.

 

“Bağışıklığı güçlendirmek için bağırsaklara iyi bakın”

Diyetisyen Yıldız Melek Aksoylu, bağırsaklarımızın ikinci beynimiz olarak adlandırıldığını ve doğrudan bağışıklık sistemimizi de etkileyen faydalı bakterileri içerdiğini belirtti. Aksoylu, “Yeterli miktarda probiyotik ve prebiyotikler alınırsa bağışıklık sisteminin güçlenmesinin yanı sıra kişinin duygu durumunu düzeltme ve bağırsakların işleyişini düzenleme gibi faydalar da sağlanır” ifadelerini kullandı. 

PROBİYOTİK VE PREBİYOTİK NEDİR?

Medicana International İstanbul Hastanesi Diyetisyen Yıldız Melek Aksoylu probiyotiklerin yeterli miktarlarda tüketildiklerinde sağlığı olumlu yönde etkileyen canlı ve faydalı mikroorganizmalar olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Bağırsaktaki zararlı bakterilerin çoğalmasını engellerken yararlıların artmasını destekleyerek bağırsak dengesini sağlarlar. En önemlileri laktik asit bakterileridir. Prebiyotikler ise probiyotiklerin etkisini arttıran insan vücuduna faydalı, sindirilmeyen gıda bileşenleridir. Bağırsak florasını desteklerler, aktif olmayan bakterilerin aktif hale gelmesini sağlayarak, gelişimlerine  katkı sağlarlar.”

“BAĞIRSAĞIN CAN DOSTU PROBİYOTİKLER”

Probiyotiklerin alınan besinlerin sindirimini ve vücutta enerji kullanımını düzenleyerek ağırlık kaybına yardımcı olduğunu ifade eden Aksoylu, “Diyetle alınan enerjinin harcanmasını arttırdığı için obeziteyle savaşta çok etkililer. Örneğin, bağırsaktaki faydalı bakteri sayısı zayıf bir kişi ile güçlü bir kişiyi değerlendirelim. Güçlü kişiye 1 dilim ekmek yeterli gelirken, zayıf kişiye 1 dilim ekmek yetmeyecek ve 2. dilim ekmeği talep edecektir. Bağırsak sağlığı kötü olan bireyler gerekli enerjiye ulaşmak için tüketim düzeylerini istemeden yükseltirler. Yapılan çalışmalar diyete eklenen probiyotiklerin ağırlık kaybını desteklediğini ortaya koyuyor” dedi.

Dyt. Aksoylu sözlerine şöyle devam etti:

“Şu soruyu soracak olursak: diyetimize probiyotik takviyesi ve probiyotik içeren besinler eklemek gerekli midir? Tabiki de evet. Fakat takviyelerde dikkat edeceğimiz bir bakterinin probiyotik etkisinden bahsedilebilmesi için bağırsağa kadar canlı ulaşmalıdır. Midedeki güçlü asitlere ve safra tuzlarına dayanıklı olup bağırsağın iç zarına yerleşip burada aktivitesini göstermelidir.”

PROBİYOTİK ZENGİNİ BESİNLER: YOĞURT, KEFİR, AYRAN

Probiyotiklerin en önemlilerinin laktik asit bakterileri olduğunu ifade eden Aksoylu, “Süt ürünleri en ulaşılabilir probiyotik kaynaklarıdır. Probiyotik zengini besinler yoğurt, peynir, kefir, ayran, keçi sütü, ev yapımı turşu (özellikle lahana ve salatalık), boza, tarhana, bitter çikolata ve Korelilerin çok tükettiği Çin lahanasından yapılan bir yemek olan kimchidir. Vücudumuzdaki probiyotikleri çoğaltabilmenin diğer bir yolu da; probiyotiklerin etkisini arttıran prebiyotik gıdaları tüketmektir” dedi. 

DOĞAL PREBİYOTİKLER MUZ, SOĞAN, SARIMSAK

Aksoylu, doğal prebiyotikleri şöyle sıraladı:

“Muz, elma, kuru meyveler, soğan, sarımsak, yer elması, kurubaklagiller, pastörize edilmemiş turşu ve zeytin, dhokla (nohut fermente edilerek yapılmış Hint aperatifi), dosa (pirinç ve siyah mercimek fermente edilerek yapılan geleneksel Güney Hint yemeği), kim Chi (baharatlı, keskin fermente edilmiş lahana, geleneksel Kore yemeği).”

 

 

“PROBİYOTİKLERİN YARARLARI”

Bağırsağımızdaki faydalı bakterilerin azalması, probiyotik ve prebiyotik yoksunu bir beslenme şeklinin birçok hastalığı beraberinde getirebileceğini ifade eden Aksoylu,

“Probiyotikler sindirim sistemimize faydalı bakterilerin dengelenmesini sağlarlar. Sindirim bozukluklarını azaltarak, hazımsızlık, şişkinlik, gaz problemlerini önlerler. İshal ve kabızlık tedavisinde destekçidirler. Bağışıklık sistemini desteklerler. Güçlü bir bağışıklık sistemi hastalıklarla mücadelede ve kaliteli bir yaşam için önemlidir. Alerjik hastalıkların ve cilt hastalıklarının tedavisinde destekçidirler. Örneğin sedef hastalığı veya vitiligo hastalığı olan kişiler doktoruna danışarak probiyotik takviyesi alabilirler. Egzama ve sivilcilerin iyileşmesinde etkilidirler. Probiyotikler cildin daha sağlıklı görünmesini sağlar. Kansere karşı bağışıklık sistemini güçlendirirler. Özellikle kolon kanserine karşı korunmada probiyotik ve prebiyotikten zengin bir beslenme aktif rol alır. Depresyon tedavilerinde probiyotiklerden faydalanılır. Mutsuz bağırsak, mutsuz kişidir. Bağırsakları sağlıksız olan kişiler kronik yorgunluk, öğrenme güçlüğü, hafıza zayıflığı, isteksizlik gibi bir çok problemi bir arada yaşayabilirler. Probiyotikler kolesterolü olumlu yönde etkileyerek kalp ve damar sağlığını desteklerler. Kalbe faydalı yağların etkinliğini arttırırlar. Yağ metabolizması üzerinde aktiftirler. Ritim bozukluğu ve çarpıntıları önlerler. İdrar yolu ve vajinal enfeksiyonlara karşı koruyucu görevi görürler. Özellikle vajinal mantar enfeksiyonlarına karşı etkilidirler. Göz kuruluğu ve görme sistemi üzerinde de olumlu yönleri bulunmaktadır” diyerek sözlerini tamamladı. 

 

“Şaşılık genetik olabilir”

Şaşılık probleminin bebeklikten erişkinliğe dek her yaş grubunda görülebildiğini belirten Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. İlke Bahçeci Şimşek, şaşılığın sadece annede babada değil, daha uzak akrabalarda olmasının da önemli olduğunu ve bütün çocukların bir yaşından önce mutlaka göz hekimi tarafından kontrol edilmesi gerektiğini söyledi.  Şimşek, “Şaşılık problemi özellikle okul çağı çocuklarında dış görünümle ilgili olumsuzluklara yol açtığı için psikolojik sorunlara da neden olabiliyor. Bu nedenle çocuklar okul çağına gelmeden bu problemin çözülmüş olması önem taşıyor. Gözde kayma olduğunda beyinde iki farklı görüntü ortaya çıkacağından, beyin gözlerden gelen görüntüyü baskılıyor. Bu da o gözde sağlanan görüşte azalmaya sebep olarak göz tembelliğine yol açabiliyor” ifadelerini kullandı.

Göz tembelliğinin şaşılık dışında sebepleri de olduğunu söyleyen Yeditepe Üniversitesi Göz Merkezi’nden Göz Sağılığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. İlke Bahçeci Şimşek, “Bunlar tedavi edilmemiş yüksek hipermetrop, astigmat, iki göz numarası arasındaki farkın çok yüksek olması, doğuştan katarakt, doğuştan göz kapağının düşük olması, bir gözün uzun süre kapalı tutulması gibi durumlardır. Gerekli tedavinin erkenden yapılması ile göz tembelliği önlenebilir” dedi.

“GÖZDEKİ HER KAYMA ŞAŞILIK DEĞİL”

Bebeklik ve çocukluk döneminde olan kaymaların bir kısmının ‘yalancı kayma’ olarak isimlendirildiğini belirten Doç. Dr. Şimşek, “Yalancı kayma, göz kapaklarının ve burun kökünün genişliği ile ortaya çıkan yanıltıcı bir görünüm. Bu durumda mutlaka bir göz doktoruna başvurmak gerekiyor. Aynı gözün devamlı olarak kayması görmenin o gözde daha az olduğunu gösteriyor. Bu nedenle ebeveynler, bebeklerde ve çocuklarda tek gözde kayma gördüğünde göz hekimine başvurmaları gerekiyor” diye konuştu.  

“CEP TELEFONU, TABLET VE BİLGİSAYAR GÖZ BOZUKLUĞUNA YOL AÇABİLİYOR”

Teknolojik cihazların kullanımının göz bozukluğu için bir risk oluşturabildiğini belirten Doç. Dr. Şimşek, “Çocukların cep telefonu, tablet, bilgisayar gibi cihazlara uzun süre bakmaları miyopi denilen göz bozukluğunun ilerlemesini arttırıyor. Son yapılan bilimsel çalışmalar ise miyopinin ilerlemesini engelleyen en önemli faktörün gün ışığında çocuğun oyun oynamasının olduğu bilgisini veriyor” dedi.

“ŞAŞILIĞIN TEDAVİSİ KAYMAYA GÖRE DEĞİŞİYOR”

Göz kaymalarının öncelikle gözlük ve bir gözün kapatılması ile tedavi edilmeye çalışıldığını ifade eden Doç. Dr. Şimşek sözlerini şöyle noktaladı:

“Kaymaların önemli bir kısmı bu iki basit yöntemle düzelebiliyor. Bu yöntemlerle tedavi edilmeyen kaymalarda zaman kaybetmeden cerrahi yöntemlere başvurulması gerekiyor.

Şaşılığın cerrahi tedavisi kaymanın yönüne ve derecesine göre değişiyor. Göz kası üzerinden ufak bir kesi yapılarak kaslara ulaşılıyor ve şaşılığın tipine göre kaslarda çeşitli pozisyon değişiklikleri yapılabiliyor. Gerektiği durumlarda iki göze birden müdahale ediliyor. Erişkinlerde lokal anestezi ile şaşılık ameliyatları yapılabilse de çocuklarda mutlaka genel anestezi yapılması gerekiyor. Hasta aynı gün hastaneden taburcu edilebiliyor ve bir-iki gün içinde normal aktivitelerine dönebiliyor. Ameliyat sonrası gözde hafif bir kızarıklık olabileceğinden bir hafta göz damlaları kullanılması gerekebiliyor. Hasta okula ya da işine bir hafta içerisinde geri dönebiliyor.”

 

Eşi için 40 günde 20 kilo verdi

İstanbul’da yaşayan Melahat Erol’a 20 yıl önce şeker hastalığı teşhisi konuldu. 20 yılın ardından kalp rahatsızlığıyla hastaneye kaldırılan talihsiz kadında böbrek yetmezliği hastalığının başladığı belirlendi. Doktorlar tarafından diyalize yönlendirilen ev kadını Melahat Erol, 9 ay burada tedavi gördü. Eşinin hastalığına üzülen Ümit Erol ise böbreğini bağışlamak istediğini söyledi. Yapılan tetkiklerde kilosunun bu duruma engel olduğunu öğrenen esnaflık yapan Ümit Erol, 40 gün gibi kısa bir sürede 20 kilo verdi. 95 kilodan 75 kiloya kadar düşen fedakâr eş, karısı için ameliyat masasına yattı. Nakledilen böbrekle yeniden hayata tutunan Melahat Erol ise eşine minnettar.

“KANA KANA SU İÇSEM DİYORDUM”

Diyalize girmekten çok korktuğunu ve bu dönemde birçok şeye hasret kaldığını anlatan Melahat Erol, “O an başka bir şey düşünemedim. Ama benim için kaçınılmazdı, 9 ay boyunca diyalize girdim. Eşim beni diyalize götürüp getirdi. Su içmeyi çok özlemiştim, ‘bir göl olsa da kana kana su içsem’ diyordum. Şimdi gönül rahatlığıyla su içebiliyorum. Ara sıra sevdiğim yemekleri yiyip kendimi ödüllendiriyorum. Her şey şimdi daha da güzel” dedi.

Böbrek bağışlamak isteyenlerin korkmaması gerektiğini ifade eden Erol, “Eşim bana böbreğini verdikten 3 gün sonra ayağa kalktı. Ben çok sağlıklıyım. Onun hiçbir sorunu yok. Şu anda sağlıklı bir şekilde çalışıyor. Böbrek vermek isteyenler çekinmesinler. Bu Allah’ın bir emri. Allah ‘birini ihtiyacı olana verin’ diye 2 tane böbrek vermiş” diye konuştu.

“HİÇ EKMEK YEMEDİM, DÜZENLİ SPOR YAPTIM”

Eşi için önce 20 kilo veren ardından ise ameliyat masasına yatan fedakâr eş Ümit Erol ise yaşadıkları zorlu süreci şu sözlerle anlattı:

“Eşime böbreğimi vermeye karar verdiğimde 95 kiloydum. ‘Bu kiloyla böbreğini veremezsin’ dediler. Kilo vermeye kafama koyup 40 günde 20 kilo verdim. Hiç ekmek yemedim, düzenli yürüyüşümü yaptım. Hastanede tartıldım, 75 kiloya düştüğümü gördüm. Kilom düşünce doktorlar karar verip beni hemen nakle alabileceklerini söylediler. Ben de hemen ameliyat oldum. Benim için çok iyi oldu. Eşim de kurtuldu ben de kurtuldum. Herkesin böbreğini bağışlaması gerektiğini düşünüyorum.”

DİYABET BÖBREK YETMEZLİĞİNE GÖTÜRÜYOR

Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Böbrek Nakli Kliniği Sorumlusu Prof. Dr. Gürkan Tellioğlu, şeker hastalığının böbrek sağlığını tehdit eden hastalıkların başında geldiğini belirterek, “Türkiye’de beslenmenin bozulması, egzersiz azlığı gibi nedenlerle kilolu insan sayısındaki artışa paralel Tip 2 diyabet sayısı artış gösteriyor. Buna bağlı olarak şeker hastalığı uzun vadede böbrek yetmezliğinin nedeni olarak karşımıza çıkıyor” dedi.

BÖBREK VERİCİSİ İDEAL KİLOYA İNMELİ

Böbrek alıcısında kilonun nakle engel olmadığını anlatan Prof. Dr. Gürkan Tellioğlu, “Fakat zayıflaması alıcı kişinin genel sağlığı açısından da istediğimiz hedeftir. Böbrek vericilerinde ise durum farklı. Kişi bize başvurduğunda sağlıklı kilo aralığının dışındaysa vücut kitle indeksi yüksekse onlarda önce kilo verme sürecini yürütüyoruz. Kilosu sağlıklı aralığa girdikten sonra, mevcut kiloda kalacağına ikna da olmuşsak böbrek vericisi olmasına izin veriyoruz” şeklinde konuştu. 

En temiz havaya sahip ülkeler belirlendi: Türkiye 61’inci sırada

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump geçtiğimiz günlerde dünyanın en temiz havasına sahip olduklarını iddia etmişti. Ancak Yale ve Columbia Üniversitesi tarafından yapılan Çevresel Performans Endeksi’ne göre bu iddiasının doğru olmadığı belirlendi.

Raporda en temiz havaya Avustralya, Barbados, Ürdün ve Kanada’nın sahip olduğu ifade edildi. Sanayi devleri Fransa, İngiltere ve Almanya sırasıyla 13, 18 ve 46’ncı sırada yer aldı. Türkiye ise listeye 61’inci sıradan girdi.

Havası en kirli ülke ise 180’inci sırada yer alan Nepal oldu. Nepal’i sırasıyla Bangladeş, Hindistan ve Çin izledi.

İŞTE HAVASI EN TEMİZ OLAN ÜLKELER

1- Avustralya
1- Barbados
3- Ürdün
4- Kanada
5- Danimarka
6- Finlandiya
7- Yeni Zelanda
8- Brunei
9- İzlanda
10- ABD
.
13- Fransa
.
18- İngiltere
.
46- Almanya
.
61- Türkiye
.
177- Çi
178- Hindistan
179- Bangladeş
180- Nepal

En çok erkekler intihar ediyor: Sorumluluk çok fazla

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) yayınladığı rapora göre, her yıl yaklaşık 800 bin kişi kendi hayatına son veriyor. Dünya genelinde erkek intihar oranının kadınlara kıyasla daha fazla olduğunun ön plana çıktığı raporda, her 100 bin erkekten 13,5’i, her 100 bin kadından 7,7’si intihar ediyor. Türkiye’de ise erkeklerde intihar oranı her 100 bin kişide 11,3 iken kadınlarda 3,2 olarak görülüyor. İntihar nedenlerinin başında akıl hastalıkları, ekonomik problemler, işsizlik, ailevi problemler ve günümüzde gittikçe artmaya başlayan uyuşturucu madde kullanımı gibi nedenlerin yer aldığını belirten İstanbul Gelişim Üniversitesi’nden Psikiyatrist Onur Okan Demirci, kişinin intihar seviyesine gelmeden önce anlaşılabileceğini söyledi.

İNTİHARA MEYİLLİ KİŞİYİ ANLAYABİLİRİZ

İntihara meyilli kişiyi anlayabilecek küçük ipuçları bulunabileceğini belirten Onur Okan Demirci, “Bunların en başında kişinin hayatında meydana gelen ufak değişiklikleri gözlemlemek yer alıyor. Burada da en büyük sorumluluk ailesine ve sosyal çevresine düşüyor” dedi.

Uyarılarda bulunan Demirci, “İntihara meyilli kişiler kendilerini belli etmeye başlarlar. İçe kapanmaya, sosyal çevreden kendilerini çekmeye, yaptıkları işte gerilemeye hatta bazen intihar edeceklerine dair ‘hayattan bıktıklarına, artık çaresiz olduklarına’ değinirler. Özellikle buradaki çaresizlik mesajı kişinin artık işin içinden çıkamayacağının göstergesidir. Buna dair mesajları yakalamak çok önemli. Burada en büyük sorumluluk ailesine ve sosyal çevreye düşüyor. Onu takip edebilmek, gözlemlemek, yakın olabilmek önemli. Siz bireyden duygusal iletişim anlamında ne kadar uzaksanız, bu belirtileri kaçırma şansınız çok yüksek olacak. Ne kadar yakınsanız da bu belirtileri yakalama şansınız yükselecek. Yakaladığınız anda da kişiyi intihar etmekten kurtarabilirsiniz. Kişiyi kurtarmak için sosyal destek de önemli. Kişinin hayatındaki çaresizliğe destek olabilmek gerekiyor. Bunun yanında muhakkak bir uzman desteği alınması şart. Bu belirtileri yakaladığımız an kişiyi oradan kurtarabilme şansına büyük oranda sahibiz. Geç kaldığımız zaman maalesef bu söylediğimiz rakamlara gidiyoruz” ifadelerini kullandı.

ERKEĞE YÜKLENEN SORUMLULUK AĞIR GELİYOR

Erkeklerin intihar oranlarının kadınlara kıyasla daha fazla olmasının altında, erkeğe yüklenen sorumluluğun bireye ağır gelmesinin yattığını ifade eden psikiyatrist Demirci, şöyle konuştu:

“Erkeklerde oranların daha fazlası toplumun erkeğin üstüne yüklediği baskıdan kaynaklanıyor. Bu durum orta ve düşük gelirli ya da sosyokültürel seviyesi biraz düşük olan ülkelerde gerçekleşiyor. ‘Erkek çalışmak zorunda, ailesine bakmak zorunda, erkek güçlü olmak zorunda…’ bireyin bu güç azaldığı ve ailesine yeterince sahip çıkamadığını düşündüğü zaman böyle bir yola sürüklenme ihtimali, kadına göre daha fazla. Ama gelişmiş ülkelerde böyle bir durum söz konusu değil.”

Psikiyatrist Demirci, toplum olarak intihara sürüklenme yolunda önlemler alınması gerektiğini, bunun da daha çok sosyal destek ve devlet desteği ile sağlanabileceğini de sözlerine ekledi.

Bu yılın genç erkek modası jogger pantolonlar

Sportif parçalarla çabasız şıklık gençler arasında bu sezon moda olmuş durumda. Eşofman altının rahatlığını ve pantolon şıklığını bir arada kullanmak isteyen genç erkekler kolay giyilen, kalça ve basenden rahat kesim, paçaları dar jogger pantolonlara yöneldi.

Sokaklarda ve kampüste gömleklerle, outdoor mekanlarda sweatshirt’lerle kombinlenen jogger pantolonlarda toprak tonları, yeşil ve siyah renkleri ön plana çıkıyor. Bu noktada Hazır Giyim Markası DeFacto, jogger pantolonların ön plana çıktığı yeni bir koleksiyon hazırladığını duyurdu. Marka tarafından yapılan açıklamada jogger pantolonların, kargo modelleri ve çizgili desenleri ile birbirinden farklı alternatifler sunduğu belirtildi.

Hem smokin hem takım elbise

Klasik stilin şıklığından ödün vermeyen erkekler, smokinin elegan görünümünü tercih ediyor. Modern duruşu ile dikkat çeken smokinlerin kullanım alanı genişletiliyor. Bu noktada erkek giyim markası Altınyıldız Classics yakası çıktığı zaman takım elbise olarak da kullanılabilen smokin tasarladı. Bu özel tasarım sayesinde hem davetlerde hem de ofiste daima stil sahibi görünmek isteyenlere tek parçayla iki farklı tarz sunuluyor.

Sonbaharın serin günlerini kucaklarken koleksiyonda siyah gibi zamansız modellerin yanı sıra lacivert, bordo, ekru ve beyaz renklerinin ön plana çıktığı görülüyor. Ayrıca beyaz ata yaka gömlekler smokinlerin vazgeçilmez tamamlayıcısı olarak bu sezon da ön planda.

Marka tarafından koleksiyona ilişkin yapılan açıklamada, “Altınyıldız Classics erkeği, birbirinden farklı smokin modelleri ve renk çeşitleriyle sonbahar düğünlerinin yıldızı olacak, şıklığından ödün vermeden gecenin keyfini çıkaracak. Smokinin mükemmel tamamlayıcısı olan beyaz ata yaka gömleği seçerek stilinizi tamamlayabilir, havanın durumuna ve düğün mekanınıza göre yelek ya da ceketinizi kullanabilirsiniz. Şık ve foksiyonel detaylarıyla kullanım alanını genişleten Altınyıldız Classics smokinler; takılıp çıkabilen saten yaka özelliği ile günlük hayatınızda takım elbise olarak da kullanabiliyor, tek parça ile birden fazla kullanım avantajı da sağlıyor. Siyah gibi zamansız modellerin yanı sıra lacivert, bordo, ekru ve beyaz renk alternatifleri katıldığınız davette fark yaratmanız için de ideal bir seçim. Altınyıldız Classics’in ayrıca şal yaka gibi formlarıyla dikkat çeken smokinleri, sizi gecenin en şık davetlisi yapacak etkiye sahip” denildi.

‘Perdeden gelinlik yap’ dediler: İnat etti, 120 kilo verip ikiz doğurdu

İstanbul’da yaşayan 37 yaşındaki Canan Başar Aytepe’nin başı uzun yıllar fazla kilolarıyla dertteydi. 5 yıl önce eşi Fatih Aytepe ile evlenmeye karar vermesinin ardından önce gelinlikçi ‘gelinlik giyemezsin’, sonra doktor ise ‘çocuk doğuramazsın’ dedi. Büyük hayal kırıklığına uğrayarak evlilikten vazgeçen genç kadına, eşi ne olursa olsun destek olup yanında duracağını söyledi. Aytepe, eşinin desteğini görünce kilo vermeye karar verdi ve mide küçültme ameliyatı oldu. 1 yılda 120 kilo veren genç kadın sürpriz bir şekilde ikiz çocuklarına hamile kaldığını öğrendi. Sorunsuz bir hamilelik süreci geçiren Aytepe, 2 yıl önce kızları Damla ve Yağmur’u kucağına aldı.

“GELİNLİKÇİ BANA TRAVMA YAŞATTI”

Obez bir çocukluk dönemi geçirdiğini söyleyen Aytepe, “Gece 3’te kalkıp anneme makarna yaptırıp yiyordum. Fast-food ve asitli içecekleri çok fazla tüketiyordum. Eşimle uzun yıllar sevgili olduk. Evlenmeye karar verince gelinlik bakmak istedim, hayalim vardı. Gelinlikçiye gittim, katalogdan gelinlik beğendim, çalışan kadına gösterdim. O da bana ‘kızım camdaki perdeyi sök, üstüne dola tamamı senin üstüne gelinlik olur’ dedi. Söylediği benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu. Kafamdan aşağı kaynar su döküldü. Bu travmayı biraz zor atlattım. Hatta evlilikten vazgeçtim. Eşim her zaman destek oldu. Bana ‘seni böyle seviyorum, hiçbir şey umurumda değil’ diyordu, biz öyle devam ettik” ifadelerini kullandı.

DOKTOR ‘BU KİLOYLA HAMİLE KALAMAZSIN’ DEDİ

İnternette aşırı kilolu kişilerin çocuklarının olmayacağına yönelik haberler okuyunca doktora gitmeye karar verdiğini aktaran Aytepe şöyle devam etti:

“Doktor bana ikinci bir travma yaşattı. ‘Kızım sen bu kiloyla hamile kalamazsın, hadi kaldın zaten doğururken masada kalırsın, annesiz çocuk mu dünyaya getirmek istiyorsun?’ dedi. Çok kötü oldum, ayrılmaya karar verdim. Eşim ‘sen daha değerlisin, çocuk umurumda değil, yeter ki sen ol’ diye beni sakinleştirdi.”

1 YILDA 120 KİLO VERDİ

Gelinlikçide yaşadıkları ve doktorun söyledikleri duyduğu sözler üzerine kilo vermeye karar verdiğini söyleyen Aytepe, “Sonra kilo vermeye karar verdim. Ya eşimin yanında çocuklarımla beraber olacaktım, ya da olmam diye düşündüm. Mide küçültme ameliyatı olmaya karar verdim. Ameliyata girmek için 178 kilodan 158 kiloya düştüm” ifadelerini kullandı.

SPORU DA HAYATINA DAHİL ETTİ

Ameliyattan sonra çok hızlı kilo verdiğini dile getiren genç kadın, “Evlilik hayalim de olduğu için spor yapmaya başladım. İlk ay haftanın 5 günü sabahları beş, akşamları beş kilometre yürüdüm. Daha sonra haftanın 4 günü yüzmeye gittim. 6’ncı ayın sonunda 85 kiloya indim” dedi.

GELİNLİĞİMİ AYNI GELİNLİKÇİ DİKTİ; BENİ GÖRÜNCE ŞOK OLDU

Fast-food’u ve asitli içecekleri hayatından çıkardığını belirten Aytepe, “Haftada 1 bardak su içerdim, artık günde 2 litre su içiyorum. Aynı gelinlikçiye gittim istediğim bir gelinlik vardı, onu seçtim. Gittiğimde beni tanıyamadı, bir önceki gidişimde resim çektirmiştim onu gösterdim. ‘Bu sen olamazsın’ dedi. 1 yıl sonra yeni halimle yanına gittiğimde şoka girdi ve inanamadı” diye konuştu.

ŞİMDİ 60 KİLO

Şu anda 60 kilo olduğunu belirten Aytepe, “Gelinliğimin üstüne nazar değmesin diye mavi çiçekler taktırdım. Önce nişan yaptık, ağustos ayında düğün yaptık. 78 kiloydum. Evlendikten sonra 1 yılı tamamladığımda sürpriz bir şekilde hamile olduğumu öğrendim o zaman 58 kiloydum. Ameliyatımın üzerinden 5 yıl geçti şu anda 60 kiloyum” ifadelerini kullandı.

“ANNELİK TARİF EDİLEMEZ BİR DUYGU”

Çocuklarının sağlıklarının gayet iyi olduğunu söyleyen Aytepe, “Hamilelik dönemimde de çok kilo almadım, sadece bebekler kilo aldı. 68 kiloyla doğuma girdim. İkiz oldukları için erken geldiler, sezaryenla doğum yaptım. Annelik tarif edilemez bir duygu. Çünkü ‘anne olamazsın’ demişlerdi. Sonra kucağıma ikiz yavrularımı aldım. Bu anlatılamaz bir şey. Anne olamamak çok korkutucu bir düşünceydi. Sağlık durumları çok iyi, şimdi 2 yaşındalar” dedi.

“AİLEMİZDE İKİZ ÇOCUKLAR VARDI”

Aytepe, “Doktorlar 2 yıl sonra hamile kalmamı önerdiler ama ben 1 yıl sonra hamile kaldım ve ikizlerim oldu. Ameliyat sonrası erken hamilelikten dolayı da Türkiye’de yaşayan ilk ikizlerimiz. Benim ve eşimin ailesinde ikiz çocuklar vardı. Hem korku hem heyecan yaşadık” ifadelerini kullandı.

AŞIRI KİLOLULAR NEDEN GEBE KALAMAZ?

Aytepe’nin doktoru Obezite ve Metabolik Cerrahi Uzmanı Dr. Uğur Ekici ise, aşırı kilolu hastalarda yandaş hastalıkların neden olduğu sorunlardan dolayı gebe kalmanın ve çocuk sahibi olmanın daha problemli olduğunu söyledi. Dr. Ekici, “Obez hastalarda düşük riski de vardır ama genellikle gebe kalmakta sıkıntı yaşıyorlar. Kan pıhtılaşması gibi hormonlarla ilgili problemler nedeniyle de düşük kalma riski normal kilodaki insanlara göre daha yüksek seyreder” diye konuştu.

Aşırı kilolu hastalarda yapılan testler sonrasında her şey uygunsa tüp mide ameliyatını önerdiklerini belirten Dr. Ekici, “Sadece bu da değil başka obezite tedavi yöntemleri de var bunları da hastaya uygun olarak belirlenip yapılabilir, yaygın olan ve güvenli ameliyatlardır” açıklamasında bulundu.

“CANAN HANIM AZİMLİ BİR HASTA”

Dr. Ekici, “Canan Hanım 5 yıl önce ameliyat oldu sonra gebe kaldı, ikiz çocuklarını dünyaya getirdi. Çok ciddi kilo verdi. Doğumundan sonra da kilo almadı, kendisi bu konuda azimli ve tavsiyelere uyan bir hasta. Dolayısıyla sürecinde hiçbir problem yaşanmadı” dedi.